Earn free bitcoin
MERAKLI KURTCUK - SOSYALPROBLEMLER

30 Haziran 2015 Salı

SADAKA TAŞI

       




       Osmanlı zamanın da yardımlaşma türlerinden biride SADAKA TAŞI yöntemiymiş. Maddi durumu iyi olanların ihtiyaç sahiplerine yardım etmek için kullandıkları yöntemlerden. Hani '' Sağ elin verdiğini sol elin görmiyecek '' dedikleri '' Veren el alan eli görmeyecek'' dedikleri gibi sözler varya hah işte öyle bir yöntem sadaka taşı....

          Osmanlı zamanında camilerin önünde , meydanlarda ,sosyal kurumların önünde veya yanlarında 1-1,5 mt. civarında üstü oyuk granitten yapılma taşlar bulunurmuş.Adet olduğu üzere genelde akşam namazdan çıkan cemaatten veya maddi durumu iyi olanlar sadaka taşındaki oyuğa  bir miktar para bırakırmış.. Ortalık tenhalaşınca ihtiyacı olan gelir kendine yetecek kadar alır gerisini bir başka ihtiyaçlı da yararlansın diye oyukta bırakırmış. O zamanlar zenginler şimdiki gibi kibirli ve gururlu değilmiş. Yardım yaptığı kişiyi bilmez şimdiki gibi yardımlar reklam yapar gibi halka gösterilmeden yapılırmış. Böylece ihtiyaç sahibinin gururu incitilmez mahcup durumuna sokulmazmış. İhtiyaç sahipleri de bencil değillermiş. Hatta sadaka taşları boş kalmasın diye vakıflar açılmış.Fransız gezgin notlarında para ile dolu sadaka taşına 1 hafta kimse gelmediğini yazmıştır.

Şimdi gelelim günümüze......

          Günümüzde sizce bu uygulama yapılsa sizce sadakayı yerinde bulur muyuz ? Yada sadaka taşını yerinde bulabilir miyiz :((

          Maalesef bu tür kültür kökeni sahip olan bir ülke nasıl bu kadar dejenere oldu?  Bir yardım etmeyi beceremez hala geldik. Yardım yapmayı reklam amacı haline getiren yardım ettiği kişinin mahcup hale düşürdüğünü anlayamayan zavallı insanlara sahip bir toplum olduk. Yardım paralarını bile zimmetine geçiren insanlara sahip oldu bu toplum. Tabi ki toplumun genelinden bahsetmiyorum.

         Artık biraz daha duyarlı olalım insanlara  yardım elimizi uzatırken mümkün olduğu kadar nazik olalım. Verdiğimiz her sadakayı yardımı gizlice yapalım . Usulüyle yapılan yardımlarda İhtiyaç sahipleri sevinirken sizinde kalbiniz ve vicdanınız onlarla birlikte mutlu olur.


26 Haziran 2015 Cuma

BEBEK GEREÇLERİ ŞİMDİ DAHA PAHALI








           Çocuk sahibi olmak herkesin hayallerini süsler çocuk dünyaya gelince hem anne hem baba kendini dünyanın en mutlu insanı olarak görür. Bir gülüşü için adeta dünyaları feda edersiniz.İşten geldiğinizde ne kadar yorgun olursanız olun bir gülüşüyle tüm yorgunluğunuz gidiverir.Haliyle bebeklerimizin ihtiyaçlarını gidermek onların en iyi şekilde yetiştirmek isteriz.

           Bebekler büyüdükçe onlara ayrılan aile bütçeside haliyle artar.Zamanla yürüteçlere,çocuk arabalarına ,pusetler vb. eşyalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu araç gereçlere bundan sonra daha pahalıya sahip olucaz. Bu tür bebek gereçlerinin %95 'i ithal olarak mağazalardaki yerini almaktadır. 23.Mayıs.2015 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Bakanlar Kurulu'nun ''İthalat Rejimi Kararına Ek Kararı'' uyarınca başta bebek arabaları,oto koltuğu,mama sandalyeleri,yürüteçler vb. ürünler için ilave gümrük vergisi uygulanmaya başlanmıştır. Hal böyle olunca bebek gereçlerine %40 ila %80 arasında tüketiciye zam olarak yansıyacaktır. Ör: 1000 lira olan ürünü 1400 TL ile 1800 TL arasında alabileceğiz.

         Bebek ürünleri perakende sektörü ülkemizde geçen yıl 4 milyar Tl'yi yakaladı.Ülkemizde saatte 140 bebek dünyaya geliyor.Doğan bebeklere 2 yaşına kadar her ay ortalama olarak 60$ yıllık 720$ civarında harcama yapılıyor.

          Bu karar büyük ölçüde yerli üretimi desteklemek için alınmış olsa dahi yerli üretimde imalat masraflarının vergi ve stopajlarının devletimiz tarafından önceden düzenleme yapması gerektiğini düşünüyorum. Bu vergileri koyarken ithalatı azaltmak için yerli üreticiye rekabet etme fırsatı sunacağı düşünülmüş olsada maalesef ne yerli imalatçı nede tüketici memnun olacağını sanmıyorum.

         Tüketici açısından durum biraz daha zor. Tüketicilerin sabit kalırken kullandıkları ürünlerin pahalanması aileleri zorlayacağa benzer.

24 Haziran 2015 Çarşamba

RAMAZAN GELENEKLERİ - 3 ( MEDDAH GÖSTERİLERİ )







         






           Osmanlıda Ramazan aylarının bir diğer geleneği de meddah gösterileriydi. Meddah kelimesi MEDHEDEN (öven .övücü) anlamına gelmektedir.Meddah tek kişilik tiyatrodur.Meddah gösterileri osmanlıda Ramazan aylarının değişilmez eğlenceleriydi.Halk Teravih'den sonra meddahların olduğu kahvehanelere gider meddahların anlattıkları hikayelerle eğlenirdi.

         Kahvehaneler hangi meddahın çıkacağını önceden ilan ederler;vaktin en iyi meddahlarını kapmak için meddahları ayartmaya çalışırlarmış. Teravih'den  çıkan halk kahvehaneleri doldurur o zamanlar daha çay kültürü olmadığı için kahveler söylenir yanında da nargile içilirmiş. Kahvehaneye gelen eğer oranın sürekli müşterisi ise iyi yerler ayrılır kış ise sobaya yakın yere oturtulurmuş. Meddahın sahnesi herkesi görebilecek şekilde biraz yerden yüksek şekilde olurmuş.

            Meddah sahneye gelir elindeki sopayı sahneye vurur sahnede olduğunu belli ederdi. Sahneye çıkan meddah sopayı sahneye vurdumu tüm kahvehanedekiler susar pür dikkat meddahı seyretmeye başlarlardı.Önce topluluğu süzer topluluktan birkaç kişiye takılıp ortama göre hikayelerini anlatırdı. Meddahlar hazır cevap,nüktedan,geniş bir sosyo-kültüre sahip insanlardı.Meddahlar usta çırak ilişkisiyle yetişirdi.

Yakın zamandaki temsilcileri Bal Mahmud ismiyle tanınan Mahmud B
aler ve tiyatrocu Erol Günaydın'dır

22 Haziran 2015 Pazartesi

RAMAZAN GELENEKLERİ - 2 ( DİŞ KİRASI )












          Osmanlıda bulunan bir diğer Ramazan geleneği diş kirasıdır. Bu gelenek maalesef günümüze kadar ulaşamamıştır.

           
      Diş kirası osmanlı zamanında varlıklı olan kimseler konak ve köşklerinde davetler verilirmiş. Durumu iyi olmayanlar içinde köşk ve konaklarda sofralar kurulurmuş.Yoldan geçenler,çat kapı, gelen geri çevrilmez bu sofralarda iftarlarını açarlarmış. Tüm sofralar zengin fakir ayrımı olmadan herkese aynı yemeklerle donatılır , her gelen kurulu bir sofranın etrafındaki minderlere oturarak iftar vaktini beklerlermiş.

            Yemeklerini yiyen misafirlere teravih için evden ayrılmak üzereyken ev sahibi  küçük kadife keselerde küçük hediyeler verirmiş.Bu hediyeler ev sahibinin durumuna göre değişir kimi tesbihler ,bakır tepsiler, ağızlıklar verirken kimi cömert ve zengin ev sahipleri gümüş,altın paralarda koyabiliyormuş. Bazı ev sahipleri de diş kiralarını davetlilerin oturdukları minderlerin,dayandıkları yastıkların altına koyar durumu iyi olmayan davetlerinin toplum içinde rencide olmalarını istemezlermiş. Keseleri alan davateliler ''Kesenize Bereket ,Ziyade Olsun'' gibi dualar ederlermiş.

          Adeta evi bir ziyafet evine dönen ev sahibinin diş kirası verme amacı evlerine gelip yemek yiyerek sevap kazanmalarına yardımcı oldukları için bir nevi teşekkür etme şeklidir.Diş kirası kişinin zenginliği ve cömertliği ile doğrudan alakalıdır.

         Cömertliği ile bilinen Fatih dönemi sadrazamlarından Mahmut paşanın davetleri çok ünlüymüş. Kazanlarda nohutlu pilav pişirilir içine nohut şeklinde altınlar atılırdı.Pilavı yiyenler ağızlarına gelen altın nohutları alır bu onların diş kiraları sayılırdı.

         
Günümüzde maalesef bugün bu tür adetler kalmadı hatta insanlar birbirlerini iftara çağırırken bile düşünüyor.Böyle gelenekler toplumun birbirine olan yakınlaşmasını ve yardım severliğin artmasına yardımcı oluyor.

20 Haziran 2015 Cumartesi

RAMAZAN GELENEKLERİ -1 ( MAHYA )

     







         Osmanlı zamanında Ramazan ayı bir nevi  sosyalleşme ayı gibiydi. Gündüz sokaklarda pek kimse olmasa da iftardan ve teravih'den sonra sahura kadar insanlar sokaklardaydı.

O devirlerde Ramazan'ın gelişi Kadı'nın karşısında başlardı.

İki kişi Kadı'nın karşısına çıkar:

Biri diğer kişinin ona borcunun olduğunu  Ramazan gelince vereceğine dair söz verdiğini söyler.

Kadı borçluya dönerek:

-  Borcun var mı? Ramazan gelince vereceğini söyledin mi?

Borçlu  kişi :

- Evet söyledim lakin Ramazan daha gelmedi ki...

Alacaklı kişi :

- Ramazan geldi dün gece hilali gördüm.

Kadı :

- Ramazan'ın geldiğine dair iki şahidin var mı?

Alacaklı kişi :

-Evet var.

İki şahit gelirler gece hilali gördüklerini beyan ederler. Kadı Ramazan'ın geldiğini ilan eder.

Bu tiyatral tarz oyunlarla Ramazan'ın gelişi ilan edilirdi.




    O devirlerde herkes o yıl yapılacak mahyaları çok merak ederlerdi.Çünkü her camide farklı mahyalar resmedilirdi. Mahyalar teravihler çıktıktan sonra yakılırdı.Mahyalar kandilden yapılırdı.

     İlk kandil Kocamustafapaşa'da  Sümbül Efendi Camisin'de yakıldığı çeşitli kaynaklarda belirtilmiştir. Mahya ilk defa 1600'lü yıllarda 1.Ahmet döneminde kullanıldığı söylenir.Hiç bir islam ülkesinde yoktur.Bizde ise İstanbul'a ait bir gelenektir.

     Mahya iki minare arasına gerilen iplerin üstünde koyulan kandillerin yakılmasıyla oluşur. Osmanlı zamanında her yerde iki minareli cami yoktur. Cami eğer iki minareli ise padişahın veya aile mensuplarından birinin yaptırdığı cami olduğunu gösterirdi.

     Mahya yapmak hiçte kolay değildir.Mahya ustaları nadir yetişir ve oldukça meşakatlidir.Kimi yerde mahyalar yazı olarak kimi yerde resim işlenirdi.İşlenen resimler : Kız kulesi,galata kulesi,İstanbul'un çeşitli yerleri yapılırdı.Teravih'den sonra mahyalar yakılırdı.Bir camide yanan mahyaları görenler diğer camiye giderlerdi.Ramazan'da cami gezmek geleneği bu yıllara dayanır.İlginç olan bir yanı ise her gece farlı yazılar ve resimler mahyalara işlenirdi.Halk her gece merak içinde camilere giderdi.

Şimdilerde eski tadı kalmamışsa da bu gelenek günümüze kadar sürmektedir.


Related Posts with Thumbnails